Biliyorum. Herkes sözünü ediyor o görkemli, pahalı otelin. Evet, güzel bir koya kurulmuş. Yadsıyacak değilim. Ama ben, kayalık denizi severim. Bir kayadan öbür kayaya yüzmeli insan.
Kıyıdan en uzak olanın üzerine çıkar oturursun.
Denizin ortasındasın. Bir sen, bir deniz. Herkesten uzak.
İçin kıyım kıyım kıyılır. Geçmiş yazları düşünürsün. Hep bir arada olduğunuz, çocuklarınızın küçücük olduğu, paranızın olmadığı, ucuz pansiyonlar aradığınız o coşkulu yazlar.
Ankara'dan sonra deniz kenarı çok başka güzellikler düşletirdi sizlere. Bir avuç su görseniz derya, deryayı görünce, Milat'tan önce, Milat'tan sonra, Antik çağ, tiyatro, kazılar, mozole... Özgürlük avucunuzda (sanki), yürekleriniz aşkla dolu.
Şimdi yaşlandınız. Yaşamak gene çok güzel. Ne ki, zorlaştı. Onlar için büsbütün zor. Açık havadan, doğadan, güneşten uzak yaşıyorlar. Yaşamayanların anlayamayacağı o mekanın bir başka zamanı içinde.
Hepiniz birbirinizi seversiniz. Tanısanız da tanımasanız da. Bu, başka türlü bir sevgidir. Bu, sevginin yitirilmemesi isteğinde birleşmenin sevgisidir. Özetle, istenen bu değil mi? Sevmek değil mi? Ancak sevince başlamaz mı, insanla, yaşamla ilgili en küçük birimden, en büyüğüne doğru açılan anlam! İncindi bizim kaba ellerimizde.
Denize bakar kalırsın; içinde, acıların en zor anlatılanı. Çaresizliğin sıkıntısıyla yüreğin daralır.
Sonunda (her şeye karşın) başına güneş geçmesin diye dalarsın suya. O kaya senin, bu kaya benim, bu kaya yassı kaya, şu kaya sivri kaya derken kıyıya çıkarsın. Kahkahalar gelir o büyük otelin betonlarından. Bakmazsın bile o yana. Sinirlenirsin. Neden peki? Harcadıkları para onların parası. Kara para mı bakalım! Senin on gün idare ettiğini, onlar bir gecede tüketebiliyorlar. Bunda bozulacak ne var? Bu şu demek: Bazılarında para çok. Sen de vaktiyle (hepiniz, o gençlik yıllarınızda) anlayabilseydin paranın ne olduğunu. Senin toplumunun sözleri değil mi 'yolunu bulmak', 'köşeyi dönmek' vb. Eh! Sus o zaman. Kime ne kızıyorsun ki!
Ben, yandaki, ucuz kamp yerinin çakıllı kıyısına çıkıyorum. Havlumla sepetim de orayı kendilerine daha yakın buluyorlar. Yüzükoyun yatıyorum. Kimseler yok. Uzaktan gelen gülüşmelere, acemi sörfçülerin çığlıklarına dalıyorum. Uzun yüzünce yoruluyorum. Uyukluyorum bile bazen.
Bu sabah olanlar beni ince ince düşündürdü. Şöyle bir şey: Kalkıp oturduğumda, bir de baktım, biraz öteye bir komşu gelmiş. Genç bir kız. Havlusunu sermiş, boyluboyunca yatmış. Onun da deniz yağı, kitabı, sigarası, plastik çantası, çakılların üzerinde rahatça, sereserpe duruyor. Yerine iyice yerleşmiş kız. O da yüzdükten sonra biraz kestirecek. Onu anlıyorum. Düşünen bir kız. Ağzının kenarındaki çizgilerden belli.
Oturmuş dalgın dalgın yağlanıyorum. Böyle bir şeyler düşünüyorum. Çakılların hışırtısına döndüm. Uzakta, iki yanına sallana sallana yürüyen, uzun boylu, ince kavi bir adam. Elinde dalma takımları. Güneşi, denizin koyu mavisini arkasına almış, üzerinde bir mayo, mağara adamı gibi saç sakal denize, tuza, güneşe bulanmış geliyor. Geldi geldi, benim önümden geçti, üç beş adım sonra kızın önüne gelmiş oldu. Orada kaldı. Dikildi, kıza bakmaya başladı.
Kızın görünüşü güzeldi doğrusu. İnce, biçimli, iyi yanmış; yatışında, bacaklarının, kollarının uzatılışında, yaşamı inceliklerle sürdürdüğünü gösteren güzel bir yatış var.
Delikanlı, bir süre baktıktan sonra (kızın içi bir an geçmişti sanıyorum) elindeki takımları kızın üzerine doğru kaldırdı. Ben o sırada, hem bacaklarımı yağlıyor, hem aklımdan geçen karışık şeylere bakıyordum. Sular, kızın midesine, karnına düşünce tıp tıp, kız, ince bir ürpermeyle gözlerini açtı. Kırpıştırarak baktı. Tanımadığı biri. Bu açıkça belli oluyordu. Şaşırdım. Peki şimdi ne olacak (burası da öyle tenha ki. Otelden oldukça uzaktayız. Emniyetlidir bu kıyılar. Yaramaz bir şeyler olmaz. Ben hep yalnız...)? Kız, baktı, baktı, yüzünde hiçbir değişiklik olmadan sordu: 'Ne yapmak istiyorsun?' Delikanlı elindekileri çekti. Onun yüzünde de bir değişiklik görmedim. Bıyığını ısırarak, sakince, 'Hiç,' dedi. 'Galiba şaka yapmak istedim. Bilmiyorum.' Kızdan yanıt: 'İyi.' Gözlerini kapadı, kendini yeniden güneşlenmeye bıraktı. Öbürü de gene sallana sallana, çakılları hışırdatarak yürüdü gitti.
Oturakaldım orada. Piç gibi kalakaldım demek daha doğru.
Ben, bu yeni kuşağı ilgiyle izliyorum. Anlamasına çok iyi anladığımı sanıyorum da, buralara nasıl geldiler ona şaşıyorum. Bu insanca ilişkileri, ne zaman, nerelerden edindiler; bunca yozluğun, karışıklığın içinde. Nasıl böyle arı, böyle dost, böyle insan kalabildiler.
Onlara bunları soramam. Beni yaşlı bulurlar sorumda. Çekiniyorum. Görünüşüm yaşlı ama, aklımda onların can dostu olduğumu ne bilsinler.
internette bulamadım. üşenmedim, yazdım. tavsiyem: üşenmeyin, okuyun.
kağıttaki güzelliği ile eş olmadığını biliyorum ama bir çözüm yolum yok ona, üzgünüm.
kağıttaki güzelliği ile eş olmadığını biliyorum ama bir çözüm yolum yok ona, üzgünüm.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder